Search
  • minekobal

Merak etmek özgürlüktür


İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği

hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır.

Jean-Jacques Rousseau

Merakı eksenin bir ucuna yerleştirdiğimizde, diğer ucunda dogmatizme yer verebiliriz. Dogmatizm ise bize yanıtların sorulardan daha büyük olduğunu söylüyor. Birileri bizim yerimize tüm yanıtları vermişse ve bizim için sınırları çizmişse bize de sadece uyum gösterme seçeceği kalıyor. Bazen de güvende kalabilmek için özgürlüğümüzden vazgeçiyoruz. Gerçekte ne kadar özgürüz diye sormadan, konuyu çok derinlere taşımadan devam edeceğiz söz. Ancak birkaç meraklı soruyu masanın ortasına bırakmadan da yazıyı sonlandırmayacağız. Referans olarak bir kitap ve bir film almak istedik. Buyrunuz size nasıl gelirse, sizi sorular nasıl yakalarsa….

Önce kitap ile başlayalım.


İyi yazamıyorsan iyi düşünemezsin, iyi düşünemiyorsan senin yerine başkaları düşünür.

George Orwell


Hepimizin özgürlük dendiğinde ilk aklına gelen kitap “1984”, hatta varsaymaya da devam edelim, lise mezuniyetinden önce çoğumuz okuduk. Bu dönemin gerçeği ile tekrar kitabı okuma listesine almak iyi gelebilir diye tavsiye yapalım. Önce biraz daha geriye giderek George Orwell’ın kitabı yazarken içinde bulunduğu tabloyu okumaya çalışalım. Magazinsel merakımızı besliyoruz, farklı bir niyetimiz yok.

Orwell kitabı 1947 yılında yazmaya başlıyor, eşini kaybetmesinden bir yıl sonra. Sağlık durumu pek iç açıcı değil, tüberküloz teşhisi ile hastanede yoğun bir tedavi görüyor, sonrasında da kızkardeşinin yanında kalıyor. Yazarın kendi dünyasından, tedavisinin zorluklarından beslenerek kitaptaki işkence sahnelerini betimlediği söyleniyor. Bu kadar yorucu bir dönemde yazılmasını doğal sonucu olarak satır aralarında kendinden de notlar görebiliyoruz. Ne diyoruz hikayeleştirme anlatırken “Ne kadar kişisel, o kadar evrensel.” Orwell kitabı 1948 yılında tamamlıyor ve geleceği son iki rakamın yerini değiştirerek 1984 olarak öngörüyor.


Kitabın temasına gelirsek; Orwell’in yarattığı distopyanın sevimsizliği üçüncü dünya savaşından sonra dünyaya hükmeden üç ülke ve totaliter rejimlerinden kaynaklanıyor. Varlığından emin olamadığımız her yerde bizi izleyen bir “büyük birader” ve onun karşısında duran yine varlığından emin olamadığımız karşı bir oluşum da var. Ana kahraman Winston üç ülkenden biri olan Okyanusya’nın Gerçek Bakanlığında çalışıyor ve özgür iradesi için bir alan yaratmaya çalışıyor. Bir karısı var ancak ondan neredeyse hiç söz etmiyor. Aşık olduğu bir kadın var Julia. O da hayatı dolu dolu yaşamak isteyen, özgür ruhlu bir insan. Gizli gizli bir antikacının üst katında buluşuyorlar. Ancak güvendikleri antikacı da onları ihbar ettiğinde, yakalanıp işkence görmeye başlıyorlar. Her iki karakter de işkenceler sonucunda hayallerinden, özgürlüklerinden vazgeçiyor; hayatta kalmayı ve güvenli alanı seçiyor.


Buradaki ilk soru; "Özgürlüğümüzden ne zaman vazgeçeriz?". Güvenlik ihtiyacı Maslow’un hiyerarşisinde daha temelde yer aldığı için o olmadan özgür olamayız diyebilir miyiz?

İkinci soru ise özgürlüğün sadece fiziksel eylemleri değil, düşüncelerimizi de kapsamasından şekilleniyor.


1984’e dönersek altını çizdiğimiz bir kavram Yeni Söylem, bugüne nasıl taşımak isterseniz size kalmış. Okyanusya’da halkın düşüncelerini de izleyebilmek ve kontrol altında tutabilmek için dili sadeleştirmeden ve buna hizmet eden “Yeni Söylem”den bahsediliyor. Kendimizi ifade edecek daha az kelimemiz olursa, özgür de düşünemeyiz. Yeni Söylem kapsamında risk almamak adına “özgürlük” kelimesi de yasaklandığı için merak edecek çok da bir şey kalmıyor geriye…

Dilimizi zenginleştirmek merakımızı büyütür ve bizi özgürleştirir ise yine iki meraklı soru alabiliriz.

  • Biz dilimizi nasıl zenginleştiriyoruz?

  • Ne kadar kısalatmalar ve emojiler arasında sıkışıp kalıyoruz?


Şimdi de sıra filmde ve tabii ki Truman Show


Genç Truman: Ben kaşif olmak istiyorum, tıpkı Büyük Magellan gibi.

Öğretmen: Geç kaldın, burada keşfedilecek yer yok!


Descartes izleseydi kesinlikle çok severdi diyerek özgür iradeyi masaya getirelim. Truman’ın hayatında her şey çok iyi, her şey hep öngörüldüğü gibi oluyor. Hayatının merkezinde kendisi var ve hayatla çok uyumlu. Hayatın tuzu yok ayrı. Egonun sahnesi oldukça güçlü de diyebiliriz. Merak ettiği pek bir konu yok ve özgür değil ancak bunun farkında değil, en azından filmin başlangıcında… Bununla birlikte çok güvenli bir yaşamı var. Merak etmeye başladığında, o tatminsizlik ve şüpheli soruları özgürlüğünü getiriyor. Özgürlük ise güvenlikten daha çekici, her zamanki gibi…

Buradan bugüne ve kendimize dönüp devam edelim. İçinde bulunduğumuz dünyayı değiştirebilmek için çok fazla hareket alanımız olmayabilir. Bugün hepimizin deneyimlediği gibi. Bununla birlikte bu dünyayı nasıl algıladığımıza yönelik kendimize meraklı sorular sorabiliriz. Bilişsel olarak özgürlüğümüzü ilan edebiliriz. Egomuz bu duruma ne der bilmiyorum. Ancak özgürlüğümüz için bilişsel olarak alanımız var. Özgürlüğü sadece sosyal mesafeyi ortadan kaldırmak olarak tanımlarsak, hepimizin güvenliği ve sorumluluklarımız baskın gelecektir. Bu durumda özgür olmamayı seçmek, özgür irade ile verdiğimiz yanıt olacaktır.

Özetle toplayıcı ve avcı hayatımızdan şehirlere geçtiğimizde özgürlüğümüzden hepimiz vazgeçtik. Şehirlerimizi surlarla çevreledik ve güvende olmak için sınırlarımızı tanımladık. Hayatta farklı roller almayı seçtik, anne, baba, yönetici, doktor ve seçimimizle birlikte sorumluluklarımızı kabul edip, özgürlüğümüzden vazgeçtik. Şimdi hepimiz şehir hayatını, plazaları yüksek sesle sorgulayıp bahçeli, yeşil panjurlu evlerdeki hayatımızı merak etmeye başladık. Özgürlük çok seksi ve insana kendini iyi hissettiren bir değer olsa da her zaman seçmeyebiliriz. Sadece merak ettiğim hepimizin hayalleri, özgürlük düşleri bu kadar bibirine yakın ise bu seçimlerimiz ne ölçüde özgür irademizin bir yansıması olabilir?


Eğer bonus bir film daha isterseniz kırmızı ve mavi hap desek, nasıl olur? 😎


Meraklı ve özgür kalalım 🎈



51 views

©2019 by meraklısına.... Proudly created with Wix.com