Search
  • minekobal

İşe merakla bakmak

Yeni tanıştığımız birisine ilk sorduğumuz soru genellikle ne işle meşgul olduğu desem, memleket neresi ve burç kısmını atlasam sanırım bir yerlerde buluşabiliriz. Birinin işini öğrendiğimizde onunla ilgili birçok özelliği kısa yoldan öğrenmek hepimize iyi geliyor. İşine göre yaşam tarzını, neleri sevip sevmediğini, çevresinde kimler olduğunu artı eksi tahmin edebiliyoruz.


Bugünün dünyasında hepimizin bir işi olması gerektiğine inanıyoruz. İki iş arasında da olsak, kurumsal dünyada da olsak veya yeni bir start up hikayesinin başında olsak bir işimiz olmazsa iş arayışımız hep gündemimizin ilk sıralarında yer alıyor. Ya da benim küçük dünyamda durum böyle 😉


Covid-19 döneminde çalışanların en yüksek kaygı duyduğu konular arasında Josh Bersin referansı ile söylersem iş güvenliğinin ilk sırayı aldığını birlikte gördük, sağlık ile ilgili kaygılar işe yönelik notların devamında geliyordu. Bu yüzden para kazandığımız, kendimizi ifade ettiğimiz, anlam aradığımız alanın çoğumuz için iş üzerinde toplanması yabancı gelmeyecek bir cümle.


Peki bugünlere nasıl geldik?

Tarih boyunca iş nasıl konumlanmıştı?

İş özel yaşam dengesi sorusunu bir hayatımız var diyerek değiştirmeye çalıştığımız bugünün öncesinde insanların işle nasıl bir ilişkileri vardı?

Birkaç bin yıl geriye gitsek, coğrafya olarak da çok uzaklaşmasak Platon’un Devlet’teki tanımıyla Antik Yunan’a baksak, üç farklı sınıf ile karşılaşırdık. Bu üç sınıf insan ruhunu da tanımlarken kullandığı tanım ile paralel, sonuçta ideal tanıma ulaşmaya çalışıyor.


1. Akıl/ Beyin: Yöneticiler ve bilgeler

2. Cesaret/ Kalp: Askerler

3. İştah/ Mide: Köylüler ve zanaatkarlar


Platonun ideal şehir yapısında çalışmak sadece işçi, köylü ve zanaatkarların sorumluluğundaydı, toplumun beslenme, giyinme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması onların işiydi. Yöneticiler ve bilgelerin bol bol düşünmesi ve felsefe yapması bekleniyordu, dolayısıyla onların boş zamana ihtiyacı vardı. Çalışırken yeni fikirler yaratamayacakları için soylu insanların çalışmasını beklemek de çok anlamlı olmayacaktı. Hem düşünüp felsefe yapmak hem de çalışmak aynı kişi üzerinde birleşebilecek eylemler değildi. Bugün baktığımızda güzel bir lüks olarak görünüyor. 😉


Yine antik dönemde kalmaya devam edelim, çünkü biraz sonra iş tanımının içinde ne kadar yaratıcılığa yer verdiğimize de bakma ihtiyacını hissedeceğiz. İşin bir şekilde anlamlı gelebilmesi için içinde kendimizden bir şeyler katabileceğimiz bir yaratıcılık alanını arayacağız. Elizabeth Gilbert Ted konuşmasında bu durumu nefis bir şekilde anlatmıştı. Tüm yaratıcılık kredisinin Zeus’un 8 kızına ilham perilerine verildiği dönemlerde, eğer kişiyi ilgili ilham perisi ziyaret ettiyse o kişi de bir şiirin, bir müziğin veya bir tablonun ortaya çıkmasına aracılık edebiliyordu. Sonrasında ikinci eser ne zaman gelecek gibi bir baskı altında da kalmıyordu, çünkü yaratıcılık kendi tekelinde değildi. Ancak bu durum Rönesans dönemine kadar devam etti ve Da Vinci ile birlikte yaratıcılık artık içimizden gelen bir potansiyel olarak kabul görünce üretilen her eser, “devamını da bekliyoruz” kaygısını beraberinde taşımaya başladı. Burada işin içinde hep bir şekilde sanat olduğunu hatırlayarak devam edelim.


Aradan bir meraklı soru geldiyse tutmadan yazalım: İçimizdeki potansiyelin adresini kaybettiğimizde, ya da kısaca tıkandığımızda ne yapalım? 😉 Bu soruyu farklı bir yazıda ölçüp biçelim diyerek, sizi birkaç saptamaya daha davet edebilirim.


18.yüzyılda Aydınlanma Çağına geldiğimizde işe yüklenen anlamın da genişlediğini okuyoruz.


Voltaire Candide’de “Çalışmak kadar güzel bir şey yoktur. Çalışmak insanı üç büyük kötülükten (can sıkıntısı, ahlaksızlık ve yoksulluk) uzaklaştırır, yaşamı dayanılır kılar.” der.

Rousseau ise çalışmayı para kazanmanın ötesinde insanın kendisi olmasının bir yolu olarak tanımlar. Bu yeni anlayışla yaptığımız iş bizi tanımlayan, hatta gururla anlatabileceğimiz bir şekle bürünmeye başlar. Sonrasında da daha kabul gören üst düzey pozisyonlar toplumda hayranlık uyandıracak hikayelere dönüşür ve bugünün yeni kahramanları iş dünyasından isimler olur.


Bugüne gelirken ve bireysel olarak iş ile ilişkimizi merakla sorgularken, bir adım geri gitmeyi ve pragmatizmin kurucusu William James’in mutlu olabilmemiz için başarılı olmalıyız yaklaşımını da masaya getirmeyi önerebiliriz. Tabii ki başarı tanımın göreceliliği, hatta zaman içinde değişebilmesi işten beklentimizi şekillendirecektir.


  • Başarı sizin için ne demek?

  • Başarılı olduğunuz bir sahneyi nasıl tanımlıyorsunuz?

  • Başarılı olmak sizin için neden değerli?

  • Başarısızlıkla ilişkisiniz nasıl? Hangi inançlarınız veya altta yatan değerleriniz tetikleniyor?

  • Başarısızlık sahnelerinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

  • Başarısızlık sahnelerinizde nasıl davranıyorsunuz?

  • İşten beklentinizi nasıl anlatıyorsunuz?

  • Yaşamdaki önceliklerinizde nasıl bir konuma sahip?

  • Zaman içerisinde işe yüklediğiniz anlam nasıl şekillendi?


Bugünün dünyasında işin adresi, kapsamı ve sınırları öğrenme becerimizden daha hızlı dönüşüyor. Tam da bu nedenden dolayı biraz dans pistinden balkona çıkıp kendimize biraz zorlayıcı ve bol merak içeren soruları sormak iyi gelecektir. Kendimize karşı dürüst olmak hiç kolay olmasa da gereğini yerine getirebilmek değerli, Bu nedenle de kopyala yapıştır yanıtlarınızla pek tatmin olmayın. Birkaç kez Neden? diye zorlamayı oyuna dönüştürün.

  • Şu anda yaptığınız işe başvursanız, olumlu yanıt alır mısınız?

  • Siz olsanız kendinizi işe alır mıydınız? (Kurumsal yapı veya kendi işiniz sorumuz hala aynı)

  • İşi nasıl büyütüyorsunuz?

  • Kendi değerlerinizi işinize nasıl yansıtıyorsunuz?

Becerebildiğiniz ve sizi heyecanlandıran başlıklar benzer ise ve yarattığınız değer için de birileri finansal bir karşılık vermeye hazırsa çok şanslısınız.


Merakımız bol olsun 🎈


140 views

©2019 by meraklısına.... Proudly created with Wix.com